Lefkoşa, 15 Mayıs 26 (TAK): Basın Emekçileri Sendikası (Basın-Sen) ile
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği (KTGB), Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nda
öngörülen değişikliğin “masumiyet karinesi” ve “adil yargılanma hakkı”
söylemleri üzerinden tartışılmasına karşın, yasa metni ve yapılan açıklamalarla birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablonun basın özgürlüğü ile halkın
haber alma hakkını daraltan yeni bir sansür anlayışına işaret ettiğini kaydetti.
Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na eklenen 23B maddesine ilişkin ortak
açıklama yapan basın örgütleri, “Masumiyet karinesi bahanesiyle basın özgürlüğü
daraltılamaz” diyerek düzenlemeye tamamen karşı olduklarını belirtti.
“Sorun gerçekten peşin hükümlü yayınlar ve dijital linç kültürü müdür,
yoksa gazetecilik faaliyetinin kendisi mi hedef alınmaktadır?” sorusunun
yöneltildiği açıklamada, mevcut düzenlemenin peşin hükümlü yayınları, suçlayıcı
dili veya yargıyı etkileyebilecek yayın biçimlerini hedef almak yerine isim ve
fotoğraf kullanımını cezai yaptırım konusu haline getirdiği belirtilerek, bir
kişiyi suçlu ilan etmekle kamu yararı taşıyan bir olayda kişinin kimliğini
haberleştirmenin aynı şey olmadığı ifade edildi.
“Katil yakalandı” şeklindeki bir ifadenin isim kullanılmasa dahi masumiyet
karinesini ihlal edebileceği belirtilen açıklamada, “zanlı mahkemeye çıkarıldı”
ifadesinin ise kişi adı açık olsa bile hukuki sınırlar içinde kalabileceği
kaydedildi.
Açıklamada, meselenin haberin dili, bağlamı ve peşin hüküm üretip
üretmediği olduğu belirtilerek, çözümün gazeteciliği suç haline getirmek
olmadığı ifade edildi.
-“Masumiyet karinesi kimlik sansürüne indirgenemez”
Açıklamada, demokratik hukuk düzeninde masumiyet karinesinin
yalnızca “isim gizleme” seviyesinde yorumlanmadığı ve bu konuda cezai yaptırım
uygulanmadığı işaret edilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında temel
ölçütün, kişinin devlet yetkilileri veya medya tarafından peşinen suçlu ilan
edilip edilmediği olduğu kaydedildi.
“Masumiyet karinesi kimlik sansürüne indirgenemez. Tartışılan şey, haberin
dili, yargıyı etkileme ihtimali ve peşin hüküm üretip üretmediğidir. Tartışılan
şey gazeteciliğin kendisi değildir.” denilen açıklamada, İngiltere’de devam eden
davalarda hassas yayın ilkeleri uygulanmasına rağmen zanlı isimlerinin
kategorik olarak yasaklanmadığı belirtildi.
Açıklamada, Almanya’da kamu yararı taşıyan olaylarda basının haber verme
hakkının tamamen ortadan kaldırılmadığı, Fransa’da ise özellikle toplumsal
etkisi bulunan davalarda kamusal denetim ilkesinin öne çıktığı ifade edilerek,
demokratik toplumlarda basının kamu gücünü denetleyen bir mekanizma olduğu
vurgulandı.
-“Kamuya mal olmuş kişi” tartışması…
Açıklamada, yasa tartışmaları sırasında dile getirilen “kamuya mal olmuş
kişiler için istisna getirilebilir” yaklaşımının sorunlu olduğu ifade edilerek, gazeteciliğin temel ölçütünün kişinin ünlü olup olmaması değil, olayın kamusal
niteliği ve toplumun bilgi edinme hakkı olduğu yönünde görüş belirtildi.
Bir bakanın, bürokratın, iş insanının, sendika yöneticisinin veya herhangi
bir yurttaşın dahil olduğu olayın kamusal sonuçlar doğurması halinde haber
değeri taşıdığı belirtilen açıklamada, “Kamuya mal olmuş kişi kavramının
zamanla hukuku keyfileştiren ve eşitsiz uygulamaların önünü açan bir zemine
dönüşeceği açıktır.” denildi.
Açıklamada ayrıca, isim yasaklarının bulunduğu küçük toplumlarda kişilerin
çoğu zaman tahmin edildiği, bunun da dedikodu, ima ve spekülasyon
kültürünü büyüttüğü ifade edilerek, gazeteciliğin açık bilgiyle çalıştığı ve
meselenin bazı isimlerin yazılıp yazılmaması değil, kamusal olayların şeffaf
biçimde haberleştirilip haberleştirilemeyeceği olduğu belirtildi.
-Kamusal denetim vurgusu
Yakın geçmişte birçok ülkede yolsuzluk, şiddet, istismar ve organize suç
dosyalarının kamuoyunun bilgilenmesi sayesinde görünür hale geldiği belirtilen
ortak açıklamada, Katolik Kilisesi’ndeki çocuk istismarı ile Harvey Weinstein
soruşturması gibi olaylarda yeni mağdur ve tanıkların ortaya çıkmasının
zanlıların kamuoyunca bilinmesi sayesinde mümkün olduğu ifade edildi.
Açıklamada, meselenin yalnızca bireyin
korunması değil, toplumun adalete erişim, kamusal denetim ve devlet gücünü
sorgulama hakkı olduğu belirtildi.
-“Sosyal medya sorunu gazetecilere fatura edilemez”
Açıklamada ayrıca, yasa savunusunda sosyal medya linçi, dijital zorbalık,
algoritmik teşhir ve hakaret kültürünün temel sorun olarak gösterildiği
belirtilerek, sosyal medya kaynaklı sorunların çözümü olarak gazetecilerin
hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakılmasının ciddi bir çelişki olduğuna işaret edildi.
Sosyal medya kullanıcıları ile gazetecilik faaliyetinin aynı kefeye
konulmasının demokratik toplum açısından tehlikeli olduğu ifade edilen
açıklamada, bir haberin altına yapılan yorumlardan gazetecinin sorumlu
tutulamayacağı ve sosyal medyada oluşan nefret kültürünün faturasının basın
özgürlüğüne kesilemeyeceği kaydedildi.
Gerçek çözümün etik dışı dijital yayınlara yönelik etkili mekanizmalar
kurulması, unutulma hakkının geliştirilmesi, tekzip ve düzeltme yollarının
hızlandırılması ile kişilik haklarını ihlal eden yayınlara karşı hızlı hukuki
koruma sağlanması olduğu belirtilen açıklamada, “Mevcut yasa bunların hiçbirini
yapmamakta, doğrudan gazeteciliği cezalandırmaktadır.” ifadelerine yer verildi.
-“Kamuoyu en kritik anda karanlıkta bırakılmak isteniyor”
Yasa savunusunda “yasak yalnızca yargılama süreci boyunca geçerlidir.”
denilmesine karşın, toplumun bilgiye en çok ihtiyaç duyduğu dönemin soruşturma
ve yargılama süreçleri olduğu belirtildi.
Polis uygulamalarının hukuka uygunluğu, tutuklamaların keyfi olup olmadığı,
yargının eşit davranıp davranmadığı ve kamusal gücün kötüye kullanılıp
kullanılmadığının bu süreçlerde denetlenebileceği belirtilen açıklamada,
mahkeme sonrasında yapılan haberlerin kamusal etkisinin doğal olarak azaldığı
kaydedildi.
“Kamuoyu en kritik anda karanlıkta bırakılmak isteniyor.” ifadelerine yer verilen ortak
açıklamada, şeffaflığın azalmasının adaleti güçlendirmediği, aksine keyfiliği
büyüttüğü ifade edildi.
ABD’de George Floyd davası ve Fransa’daki polis şiddeti tartışmaları gibi
olayların örnek verildiği açıklamada, kamusal görünürlüğün devlet gücünün
sorgulanabilmesini sağladığı belirtildi. Ülkede de bazı
soruşturmalarda kamuoyunun süreçlere müdahil olmasının gözaltı uygulamaları,
kelepçe görüntüleri ve yargı süreçlerinin tartışılmasıyla mümkün olduğu
kaydedildi.
-“Sorun etik ihlalse çözüm, gazeteciliği suç haline getirmek değildir”
Açıklamada, yeni yasa savunusunda etik haberciliğin korunmak istendiğinin
ifade edildiği belirtilerek, gazeteciliğin zaten peşin hükümden kaçınmak,
kişilik haklarına saygı göstermek, doğruluğu teyit etmek ve masumiyet
karinesine uygun yayın yapmak gibi evrensel etik ilkeleri bulunduğu kaydedildi.
“Sorun etik ihlalse çözüm, gazeteciliği suç haline getirmek değildir.”
denilen açıklamada, bir gazeteciyi hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakmanın
etik değil, otosansür üreteceği yönünde görüş belirtildi.
Açıklamada ayrıca, yeni düzenlemeyle gazetecilerin yalnızca haberi değil,
hapis riskini de düşünmek zorunda kalacağı belirtilerek, toplumun haber alma
hakkının korku atmosferi içinde korunamayacağı ve basının özgür olmadığı yerde
halkın gerçeğe erişim hakkının da cezalandırılmış olacağı ifade edildi.
-“Mesele tek bir yasa değil, toplumu susturma girişimidir”
Açıklamanın devamında, söz konusu düzenlemenin tek başına değerlendirilmesi
gereken münferit bir yasa değişikliği olmadığı belirtilerek, son dönemde gündeme
gelen Bilişim Suçları Yasası ile Ceza Yasası değişiklikleri birlikte
değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablonun kaygı verici olduğu ifade edildi.
İnternet yayınları, sosyal medya paylaşımları, dijital ifade alanları,
haber içerikleri ve kamusal eleştirilerin giderek daha fazla cezai yaptırım
tehdidi altına alındığının ifade edildiği açıklamada, bunun toplumun tümüne
yönelik sistematik bir baskı atmosferi yarattığına dikkat çekildi.
“Mesele tek bir yasa değil, toplumu susturma girişimidir.” ifadelerinin
kullanıldığı açıklamada, gazetecilerle başlayan cezalandırma sürecinin zamanla
akademisyenlere, sendikalara, aktivistlere, yurttaşlara ve muhalif görüş
açıklayan herkese doğru genişletilmesi riskinin açık biçimde görüldüğü kaydedildi.
-“Halkın konuşamadığı yerde hukuk, yalnızca güçlülerin lehine çalışan bir
mekanizmaya dönüşür”
Açıklamada, dünyanın birçok ülkesinde “yalan haber”, “kamu düzeni”, “milli
güvenlik” ve “toplumsal hassasiyet” gerekçeleriyle getirilen düzenlemelerin
zamanla ifade özgürlüğünü daraltan baskı araçlarına dönüştüğüne dikkat çekildi.
Rusya, Macaristan, Türkiye ve çeşitli otoriter rejimlerin örnek
gösterildiği açıklamada, basını susturmanın hiçbir zaman yalnızca basını
susturmakla sınırlı kalmadığı belirtilerek, “Basının susturulduğu yerde halk
konuşamaz. Halkın konuşamadığı yerde ise hukuk, yalnızca güçlülerin lehine
çalışan bir mekanizmaya dönüşür.” denildi.
Açıklamada ayrıca, demokratik toplumların eleştiri, kamusal denetim ve
ifade özgürlüğüyle güçlendiğine işaret edildi.
Açıklamada, karşı karşıya olunan durumun yalnızca bir yasa değişikliği ya
da basın emekçilerine yönelik bir susturma girişimi olmadığı belirtilerek,
meselenin eleştiri hakkının korunup korunmayacağı, kamunun gerçeğe erişip
erişemeyeceği ve gelecekte düşünce açıklamanın suç sayılıp sayılmayacağıyla
ilgili olduğu ifade edildi.
Basın özgürlüğünün yalnızca gazetecilerin değil, halkın gerçeği öğrenme
hakkı olduğu belirtilen Basın-Sen ve KTGB açıklamada, bu hakkın hiçbir
gerekçeyle cezalandırma siyasetine kurban edilemeyeceği kaydedildi.
Sorunun yalnızca yasanın bazı maddeleri değil, doğrudan bu yaklaşımın
kendisi olduğu kaydedilen açıklamada, isim ve fotoğraf yasağını cezai yaptırımla
düzenleyen, gazeteciliği hapis tehdidi altına sokan ve kamusal görünürlüğü
sınırlandıran anlayışın demokratik toplum ilkeleriyle bağdaşmadığı ifade
edildi.
Açıklamada, söz konusu düzenlemeye kısmi değil ilkesel olarak karşı
çıkıldığı belirtilerek, özgürlüklerin yasakları yumuşatarak değil, ifade
alanını genişleterek korunabileceği belirtildi.
(MER/HUR)











