Her şarkı ayrı bir hikaye

Bu şarkıyı birçok kişi  gibi biliyor ve seviyordum..Bestekar Yusuf Nalkesen ‘in unutulmaz bestelerinden biri.. Bir çok sanatçı tarafından da seslendirildi.. Ama bana göre hakkını vererek okuyanların başında rahmetli Zeki Müren gelir..

Bu şarkıyı birçok kişi  gibi biliyor ve seviyordum..Bestekar Yusuf Nalkesen ‘in unutulmaz bestelerinden biri..
Bir çok sanatçı tarafından da seslendirildi.. Ama bana göre hakkını vererek okuyanların başında rahmetli Zeki Müren gelir.. Şarkıyı ve güfteyi biliyor ama öyküsünü bilmiyordum… Türk edebiyatının unutulmaz şairlerinden Orhan Seyfi Orhon’un bu şiirini bir çok ölümsüz besteye imza atmış Nalkesen usta muhayyer kürdi makamında bestelemiş… Dediğim gibi şarkıyı çok iyi biliyor ama öyküsünü bilmiyordum…Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın bloğunda okudum ama kaleme alanın adı yoktu .. Belki de alıntı yaptığım bloğun sahibi çocukluk arkadaşım Ahmet Akidil’dir… İşte Veda Busesi nin hazin öyküsü:

“VEDA BUSESİ sözleri itibariyle iki aşığın birbirine yazdığı şiir olarak algılanmıştır hep. 16Fakat Veda busesi adlı şiir Orhan Seyfi Orhon’un kanserden ölen kızına yazdığı bir eserdir. Bu ünlü şiirin hikayesi şöyle anlatılmaktadır;
Babası kızının kapısını açarken biraz duraksadı. Sessizce kapının kolunu aşağı indirdi, kızının bugün daha iyi olması için dua etti. Gün boyunca kızına doyasıya sarılmayı düşünüyordu . O yüzden bütün işlerini iptal etmiş, akşama kadar onun yanında oturmayı planlamıştı. Uyuyup uyumadığını kontrol etmek için usulca yatağın üstüne eğildi. Kızı perişan halde görünüyordu. Gözleri hemen yaşaran baba, kızının bu halini görmesini istemediği için usulca eğildi ve dudaklarını kızının alnına koydu. Öpmedi çünkü öpmek çok kısa bir andı. Öylece durdu ve derin ,derin nefes alarak kızının kokusunu içine çekti. Kız eliyle babasının kolunu . Ancak baba kızının alnında öylece durdu. Biraz daha dursaydı gözyaşları kızının yüzüne damlayacaktı, ağladığı anlaşılacaktı. Yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Kız o kadar bitkin düşmüştü ki çok kısık bir sesle, “babacığım, annemin öldüğü günü hatırlıyorum ,günlerce çok ağlamıştın. Şu son anlarımda senden bir şey istiyorum babacığım, dedi. Ben öldükten sonra hiç ağlamayacaksın, gözünden bir damla yaş bile düşmeyecek, anlaştık mı?” dedi . Baba imkansızı isteyen kızına baktı, ağlamaklı halini bastırarak başını hafifçe salladı. Kızı çok zor nefes alıyordu . Birkaç saniye içinde nefes alışverişleri kesildi, başı yana düştü. Hıçkırıklar içinde kızını kucağına aldı. Kızının cansız bedeni hala ateşler içindeydi. Buna rağmen kızı üşümesin diye battaniyeyle sardı bahçeye çıkardı. Kızını sandalyeye oturtup, yere çöktü, başını kızının kucağına koydu, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. İşte o an dilinden bu ölümsüz mısralar döküldü…

VEDA

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüme bu türlü bakmayacaktın.

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime…
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Orhan Seyfi ORHON”


SİYAH BEYAZ FİLMLERDEN…

CASABLANKA

Kazablanka (Casablanca), yönetmenliğini Michael Curtiz’in üstlendiği Hollywood klasikleri arasında özel bir yere sahip film.

Casablanca filminin ilk gösterimi, 1942 yılının 23 Kasım günü New York’ta yapıldı. Humphrey Bogart, Ingrid Bergman, Claude Rains ve Paul Henreid gibi dönemin usta oyuncularının başrol oynadığı ‘Casablanca’, gösterime girdiği 1943 yılında En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo dallarında Oscar aldı.

Murray Burnett’in Everybody Comed to Rick’s adlı yayımlanmamış oyununu 20 bin dolar gibi çok yüksek bir rakamla satın alan Warner Brothers şirketi tarafından 1942’de yapılan filmin belki de en ilginç özelliği, senaryosunun sürekli yeniden yazılmış olması. Film, ABD Film Enstitüsü tarafından 2002 yılında tüm zamanların en iyi aşk filmi seçildi.

“Kazablanka”, 1989 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.

Filmin konusu II. Dünya Savaşı’nın ilk zamanlarında geçmektedir. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow, Alman toplama kampından kaçarak Casablanca’ya gelir. Amacı Lizbon’a, oradan da ABD’ye iltica etmektir.

Fakat bütün umutları, şans eseri Casablanca’nın en meşhur gece kulübünün sahibi olan Rick’e bağlanmıştır. Rick, kaçış için gerekli olan pasaportlara sahip tek kişidir.

Öte yandan Rick’in, Victor’un yakalanması ya da ölmesi için önemli bir nedeni vardır. Victor’un karısı Ilsa, Rick’in bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı ve kalbinin derinliklerine gömdüğü büyük aşkıdır.

Kazablanka, İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda geçiyor. Mekan olarak savaştan uzakta görünüyoruz ancak savaşın etkileri ağır bir şekilde hissediliyor. Çünkü Kasablanka savaştan kaçan insanların yığıldığı bir yer haline gelmiş. Şehrin önemi; Avrupa’dan yasal olmayan yollarla kaçan insanlar en son buraya kadar gelebiliyor. Portekiz’e geçip oradan Amerika’ya gidebilmek için yasal izne ihtiyaç var. Burada devreye iki figür giriyor. Birincisi yozlaşmış polis şefi Renault. Kendisi vizesi olmayan insanlara rüşvet karşılığı vize sağlıyor. Diğer figür de kafe işletmecisi kimliğinin altında kara borsacılık yapan Signor Ferrari. Bütün Avrupa savaştan etkilendiği için Kasablanka farklı milletten gelen kültürlerin kaynaştığı bir yer halini almıştır. Alman, Fransız, İtalyan, Rus, Amerikan, Norveçli pek çok insan birlikte hayatta kalmaya çalışıyor. İnsanların korkuları var ancak eski hayat tarzlarını da bırakmamaya çalışıyorlar. Bu nedenle yüzeyde kibar insanların bulunduğu bir yer gibi görünüyor Kasablanka.


TEBESSÜM

PSİKOLOĞA giden adam, geceleri uyuyamıyorum efendim’ demiş; ‘Sürekli yatağın altında biri var gibi geliyor. Yatağın altına girip orada uyumayı deniyorum. Bu defa da yatağın üstünde biri var gibi geliyor…’
Adamı dikkatle dinleyen psikolog ‘Hallederiz bu saplantıyı’ demiş;
‘Bana haftada iki kere geleceksiniz. 6 aylık bir tedavi sonunda sizi iyileştireceğimi umuyorum.’
‘Her viziteye ne kadar ödeyeceğim?’
‘Her vizite 100 TL, buna göre 6 ayda 4 bin 800 TL ödeyeceksiniz’
Adam gitmiş, o gidiş…
Psikolog, birkaç ay sonra adama sokakta rastlamış:
‘Ne oldu, hastalığınız?’
’25 TL’ye hallettim…
‘Nasıl oldu?’
‘Sizden çıktıktan sonra, ilerideki bara uğradım. Biramı içerken barmene hastalığımı anlattım. ‘Karyolanın bacaklarını kes’ dedi… Kestim; mesele halloldu!


ÖZLÜ SÖZ

Kalbinin peşinden git ama beynini de yanında götür.

Alfred Adler (1870-1937)

Etiketler

Diğer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı