Hayatı sanat olmuş bir insan…

Değerli ressam Emin çizenel, "Sığınağım" dediği atölyesinin kapılarını Haberci'ye açtı...

8 Ağustos 2019 - 10:00

Bahar Sancar –

Hayatı sanat olmuş bir insan… Sadece Kıbrıs’a değil, dünyaya büyük değerler katan ve kendi çizgisi ile kitlelere sanatsal düşünce yolunu açan isimlerden birisi Emin Çizenel…

Takip ettiğimiz kadarıyla çalışmalarınız yoğun bir şekilde devam ediyor. Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz? 

Biraz yoğun geçti son 6 ay… İstanbul’da birlikte çalıştığım bir galerinin organize ettiği, küratörlüğünü Necmi Sönmez’in yaptığı çok büyük bir sergi vardı. Aynı zamanda bir de kitap yayımladı Kare Galeri’nin 28 yıllık macerasını anlatan. Türk resim tarihine ışık tutan bir süreci anlatan çok önemli bir sergiydi. Yeni projelerim var ve şu sıralar onların üzerinde çalışıyorum. Kitap çalışmaları da devam ediyor. Necmi Sönmez ile yeni bir kitap ve sergi projelerimiz var. Onlar üzerinde çalışmalarımız devam ediyor.

Bir resme başlarken hangi duyguları taşıyorsunuz? Bir sırrınız var mı yakalamak için o duyguyu?

Ana başlıklarla çalışıyorum ve bütün sanat hayatım içinde de hep öyle oldu. Yani bir ‘Ana Başlık’ta gelişen seriler. Resimlerimin her birinin ismi yok, serilerin ana başlıkları var. Bu bağlamda; “İşte ilham geliyor oturuyorum resim yapıyorum” şeklinde değil.  Aslında, analitik bir yerden dünyaya bakan,  algılayan ve onun üstüne özgün bir dil geliştiren kişidir sanatçı.  Romantikleşen bir yerden ortaya çıkan duyguların tabii ki var olduğu, ancak ‘ilham perisi’ ile resim yapan bir sanatçı modeli içinde değilim. “İlham geldi, hadi resim yapalım” diye bir şey yok. Resim sanatı da bir düşünce biçimidir. Daha entelektüel bir mesafeden yaklaşabilen birikimlerin toplamıdır ve daha düşünsel alanları kullanır. Daha çok bu coğrafyada yaşam bulmuş, katmanlaşmış zamana atlas oluşturan dolaşımı içinde ‘vücut’ buluyor benim resmim. Yani omurgası o şekilde oluşan bir ilişkilenme. Evrensel bir dil ve biçimlenme üstünden ‘Adasantrik’ denebilecek bir durum ve ahval içindeyim de ayrıca.

Dünya tarihine de baktığımız zaman sanatla ilgili olan toplumların daha medeni ve uygar oldukları görülüyor. Bulunduğumuz topluma ve insanına baktığımızda biraz kişisel merakla da alakalı mı sanat bilgisi yoksa yönetimler bu konuda öncü rol oynuyor mu?

Sanat, yani bütün disiplinlerden bahsediyorum; sinema, edebiyat, resim, tiyatro, mimarlık gibi bütünü, toplumun post (aşkın) duyarlılığını ortaya çıkaran bir önemli meseledir. Bir uygarlık fotoğrafıdır aslında.  Derinliktir ve öncü bir duruşu var ederek önermelerde bulunur. Bu çok ciddi bir meseleden insanoğlu, kendini taçlandıran bir mesafeyi üretir. Medeni, ama ehlileşmemiş durumlarıyla da aykırı bir yerden bakar. Çok sayıda üniversitemizin içinde kurumsallaşacak ve eğitim kalitesine alan yaratması gereken mesafelerdir bunular. Üniversitelerin içinde yer almaya başlayan ‘sanat ve tasarım’ bölümleri var artık. Sanat ve sanat teorisi, onu tartışacak evrensel normları, eleştirel, analitik değerlendirmelerle örnek olabilecek mesafeleri almak gerekiyor. O çitayı yükseltecek kurumlar akademik kurumlardır. Ancak burada üniversiteler topluma sırtları dönük yaşıyor. Yani, kendi içinde kurgulanmış, biraz da ‘Show’ maksatlı oluşumlar önemli bir zemin oluşturamıyor. Öncelikle toplumun hafızasını oluşturacak yazılı tarihten söz etmek isterim. Üniversitelere ve sanat tarihçilerine büyük görev düşüyor. Hiç kimse kalem oynatmıyorsa bir toplumun belleği nasıl oluşacak dersiniz?

Bu sanatsal bellek nasıl oluşturulmalı? Ne yapılması gerekiyor?

Yukarıda da belirttiğim gibi Akademik camianın “Sanat”ı kavrayışı ile biçimlenecek entelektüel bir sürecin kriter oluşturması çok önemli. Bu ülkedeki sanat üretimine bakıp görebilme ve ona doğru yerden tespit edilen yeni ‘okumalar’ ile metin üretebilmek çok önemli. Henüz böyle bir şey yok. Hobi ile sanatın karıştırılmasından ortaya çıkan karmaşanın yarattığı bir ortama geldik. Oysa yıllardır bu konuda çok emek verilmiş olmasına rağmen, tekrar tekrar başa dönüyoruz.

“Bu durum adaların kaderidir, sofistike olunamıyor…” demek yerine, tam tersine yeni soluklanmalara mesafe açacak bir coğrafyada olduğumuzun bilincinde olmak, şakraları açabilmenin yol işaretidir sanırım. Bellek oluşturmak folklorik ve egzotik düşünmenin çok ötesindedir. Zamanı ve mekânı kurmak üstünden onu tanımlayan toplumsal tarih, onun belleğidir.

Kıbrıs’ta yapılan sanat çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok emek verilmiş süreçlerin hem içinde oldum, hem de umutla alınan mesafelere tanık oldum. Ben savaşın içinde buraya geldim. İki defa göçmen olmuş bir ailenin bir ferdiyim. Savaş sonrası da her taraf döküm saçım ve parça parçaydı. Yani savaşın o kötü yüzünü bütün boyutları ile gördüğüm bir dönem. Savaş sonrası göçmen rehabilitasyon projelerinde çalıştım 7 ay. İnsanların çaresizliklerini, korkularını, acılarını ve daha başka insanın yaşayabileceği her türlü hali onlarla yaşadım. Ama o toplum, o göçmen olmuş toplum, yeniden ayağa kalkarken 85’le 95 arasında bir 10 sene inanılmaz bir dönem yaşadı. Ben bu adada yaşayan profesyonel bir sanatçıyım ve yaptığım işle yaşıyorum. Hayal edebiliyor musunuz bunu? Bu adada oldu bu. Ama ondan sonra ne oldu? Bu Annan Planı tartışılmaya başlandı insanlar sokaklara döküldü. Sonra Rumlar Avrupa Birliği’ne girdi biz kaldık. Ve sonra grafik tersine dönmeye başladı. Burada nüfus arttı, para arttı, yeni yatırımlar her tarafta. Fakat sanata olan ilgi ters orantılı düşmeye başladı. Türkiye’de sanata çok ciddi yatırımlar var ve profesyonel takımlarla çalışılıyor. Burada hiçbir şey yok. Söyleyeceğim şu ki o 1985-1995 arası bu toplum ayağa kalkmaya çalıştı. O sürede bir takım özel tiyatrolar, özel galeriler açıldı. Çok enteresan şekilde kaliteli işler yapıldı ve hala daha yapılıyor. Burada ciddi bir sanat üretimi var ama bunun profesyonel manada dolaşımını sağlayacak o kurumlaşma olamadı maalesef. Benim bir ayağım İstanbul’da. Profesyonel bir sanatçı olarak benim alanımı genişletmem gerekiyordu. Ancak burada bir tıkanıklık var. Yine de karamsar değilim gelecek için. Yeni oluşumlar var. Yeni sanat eğitimi veren kurumlar oluştu ve umut verici mesafeler alıyorlar.  Sosyolojik olarak Lefkoşa da çok enteresan şeyler oluyor. Gençler eski Lefkoşa’nın içinde fonksiyonel bir takım mekânlar açıyorlar o eski kente yakışan bir restorasyonla… O gençlerin aralarında gerçekten de güncel sanatı iyi izleyen ve ayrıca da sanat üreten bir enerji oluşuyor.  Global mesafelerde dünyayla ilişki kurabilecek kontaklarla bir takım festivaller yapıyorlar ve orada varlıklarını sürdürüyorlar. Bu çok önemli bir şey.

Bizi okuyan insanlara Haberci aracılığı ile iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Evet… Eşsiz bir adada yaşıyoruz. Kıbrıs gündemi senelerdir her gün daha da şizofrenikleşerek çözümsüz sürüp gitse bile, insanca yaşama koşullarımızı kararlı bir biçimde ele geçirmek zorundayız…

İşte size gündelik ve yapılabilecek duygulu ve duyarlı bir reçete!..

  • Sabah denizde yüzmek ve güne öyle başlamak kiri pası atıyor. Bunu bir deneyin. Adada yaşıyorsunuz. Bu mümkün…
  • Sabah denize giderken, yol kenarlarını ve herhangi bir yeri hunharca kirleten vatandaşlara üzülün ve kızın. Ama en çok da çevrenin nasıl kirlendiğine kızın ve üzülün…
  • Her şey çok iyi gitmese de, her şey kötü değil. Her gün yeni bir güzellik görmeye çalışın mesela…
  • Yakındaki dolunayı kaçırmayın. En güzel Ada’nın batı kıyılarında izlenebilir diye düşünüyorum…
  • Yaşanabilir ve barış içinde bir gelecek kurabilmek için bu Ada’da, sorumlu bireylerseniz, ona taraf olun…
Etiketler

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı