Erhan Arıklı

Arıklı’nın meclisteki konuşmaları olsun, genel değerlendirmeleri olsun, olaylar karşısında kolay kolay kışkırtılamayan tavırları, polemiklere gelmeyecek kadar soğukkanlı oluşu geleceğe dönük güven veriyor.

12 Kasım 2019 - 12:00

Seçimler siyasetçinin sınavıdır.

Sınav sonucu çalışmanızın karşılığını alamadığınızı düşünüyorsanız;

Ya nereye çalışacağınızı bilmiyorsunuz, ya da çalışmanız yeterli değildir.

Seçimlerde de eğer hedef kitleniz size oy vermişse siyasette karşılığınız var demektir.

Tabanı güçlü olan, sağ ve sol partiler bile nasıl ki, bazı seçimlerde parti oylarını sandığa taşıyamazlar, hayal kırıklığı ile parti ışıklarını ilk akşamdan söndürürler, bu meselede yeteri kadar, hedef kitlenin murat ettiği adayı çıkaramamak, insan doğasına dokunamamak, insan ruhunu dokuyamamaktan geçer.

***

Erhan Arıklı ile HABERCİ ekibi olarak Lefkoşa merkez binasında buluştuk.

YDP’nin binasını ilk kez görme fırsatım oldu. Mobilyaları, çalışanları, Başkanın odası her şey tahmin ettiğimin üzerinde, titiz ve görkemli döşenmişti.

Keyifli bir sohbet ortamı sağlandı.

***

Neler konuştuğumuza çok girecek değilim. Zaten bunları HABERCİ gazetesinde okudunuz.

Bilmemiz gereken noktalara gelince;

Gezici’nin anketi, Arıklı’nın cumhurbaşkanı adayı olmasının mihenk taşı oldu.    

Kendi deyimiyle, “Sağda birlik olsa seçimler ilk turda biterdi.

Partiler ancak ikinci turda işbirliğine ‘evet’ diyorlar” dedi ve adaylığını bizimle paylaştı.

Yani Arıklı aday…

Oy potansiyelini bir kez daha gün yüzüne çıkarmış olacak.

Konuya devam edeceğiz ama…

Satır arasında, kimse bilmeden görmeden bir sır vereyim.

Ocak ayı gibi, bir Cumhurbaşkanı adayı daha meydana çıkacak.

Aday olacağı kesin olan bu isimle ilgili bilgi aktarmama sözü verdim.

Bu kararını açıkladıktan sonra sağ mı bölünür, sol mu, bilemiyorum.

***

Erhan Arıklı başkanlığındaki YDP, 7 Ocak 2017 seçimlerine girdiklerinde parti üye sayısı 600 kişi ile sınırlıydı.

YDP %7 oy oranı ile iki milletvekili çıkarmıştı.

Bugünü sordum Sn. Arıklı’ya…

Üye sayını katlanarak artırdığını hep duyuyoruz.

“Peki, rakam nedir?” dedim.

YDP’nin bugün itibariyle üye sayısı tam 7 bin.

Bunların 6500 civarı YSK’dan onaylanmış. Yani bir başka parti ile ilişiği yok. Diğerleri onay bekliyor. Çift üyelik problemleri devam edenler.

***

Arıklı’nın meclisteki konuşmaları olsun, genel değerlendirmeleri olsun, olaylar karşısında kolay kolay kışkırtılamayan tavırları, polemiklere gelmeyecek kadar soğukkanlı oluşu geleceğe dönük güven veriyor.

Partisinin ayaklarını çok sağlam bastırıyor.

***

Kendi hedef kitlesini de çok iyi biliyor.

Kimdir hedef kitlesi derseniz…

Ve cevap olarak ta,

“Türkiyalılar” diyorsanız; dilinizi eşek arısı soksun derim.

Kıdemli yargıç, şimdilerin ünlü avukatı İlker Sertbay bile, YDP’den aday olacağını geçen ay bana söylemişti. Toplantıda onun teyidini de aldık. Setbay, önümüzdeki ilk seçimlerde milletvekili adayı…

Artık, “Kaç Kıbrıslı üyen var?” sorusundan ve bunu kanıtlamasını istemekten vazgeçelim lütfen!

***

Arıklı ve YDP’ne, artık lütfen şu soruları sormayın.

Kafanızda oluşan ırkçılığı her şeyden önce kendi sağlığınız, iç barışınız, huzurunuz için tedavi edin.

  • Sen KKTC’yi, memleketin olarak görürmün?
  • Ne kadar seven Kıbrıs’ı?
  • Senin Anavatanın neresi?
  • Senin partinde Kıbrıs’lı var mı?
  • Sen bu memlekette Kıbrıs’lı- Türkiye’li ayrımcılığı yapan.

Diye gidiyor bu beyin yakan ırkçılığınız…

Sormayın arkadaşlar sormayın.

Sağır mısınız?

Kasıtlımı yapıyorsunuz?

Onu suçlayacağınıza önce siz bir aynaya bakın.

Bu adam diyor ki;

“Biz geri dönüş gemilerini yakmış insanların partisiyiz.

Ölülerimizi bile Türkiye’den buraya taşıyoruz. Biz de ölünce buraya gömüleceğiz.”

***

Yukarıda yazılan son iki cümle var ya;

İşte o iki cümleyi yürek hissetmezse dil söylemez.

İnsan vatan görmediği yere “vatanım” diyemez.

İnsan kendisini ait olmadığı yere, “beni buraya gömün” demez, diyemez.

Şaka değil bunlar.

Bu duygular bir insanın en derin yerinde saklıdır.

Sorgulamayın.

Kendisine bu toprakları “vatan” gören insanları kıskanmayın.

Sizde, onlarda dokuz metrelik kumaşla, üç metrelik toprağa gireceksiniz.

Kimse kimseden üstün değildir.

Yaradan dan ötürü yaratılanı seveceksin demiş, Peygamber efendimiz.

Önce barışı kendi içimizde yaşatmalıyız.

İnsanları doğduğu yere göre kategorize etmek bize mi kaldı.

Ayırt edilecek insan olsalardı, kendine “eş” almazdın.

Enişten, yengen, yeğenin, arkadaşın, sevgilin, hepsi de oralı değil mi?

Yatağını paylaştığın insanla, yurdunu da paylaş, kültürün zenginleşsin, renklensin, ne var.

Ahmet Altan’ın tahliyesinden sonra yazdığı ilk yazı…

Biraz kül, biraz duman yazmış bence…

Oğluyla aynı yaşta olan Selman’ı anlatıyor; “Kimsesizdi ama şikâyetçide değildi…”

Kâğıttan flüt

***

Söylediklerini kimse dinlemiyordu, defalarca suçsuz olduklarını anlatmalarına rağmen Silahlara Veda’daki yargıçlara benzeyen birileri tarafından mahkûm edildiler

Dünyadaki en korkunç şey, senin kaderini elinde tutan bir adamın dehşet verici gücüyle karşılaşmaktır. Seni öldürebilir, seni hapsedebilir, seni sürgüne gönderebilir ya da seni özgür bırakabilir. Böyle birinin seni hapsetmesiyle serbest bırakması, sonuçları çok farklı olsa da, aynı ölçüde ezicidir. Çünkü senin hiç söz hakkın yoktur. Bunu yapabilen insanlar genellikle bir cüppe giyer ve yüksek bir kürsüde otururlar. Onlara yargıç denir.

Bir insanın böylesine insanüstü bir güce sahip olmasının tek bağışlanacak yanı, bunu haklı bir şekilde kullanması olabilir ancak.

***

O demir parmaklıklar ve kalın duvarlar çangılından çıktığımda ardımda çaresiz insanlar bıraktım.

Üç yıldan fazla bir zaman küçük bir hücrede iki mahkûmla birlikte kaldım, hiçbir suçları yoktu, söylediklerini kimse dinlemiyordu, defalarca suçsuz olduklarını anlatmalarına rağmen Silahlara Veda’daki yargıçlara benzeyen birileri tarafından mahkûm edildiler.

Aralarından biri oğlumla aynı yaştaydı, tutuklandığında yeni evlenmişti. Dindardı ama aynı zamanda felsefeye ve bilimsel araştırmalara da meraklıydı.

Müthiş bir el becerisi vardı, imkânların çok kısıtlı olduğu yerde akla gelmeyen malzemelerden akla gelmeyecek şeyler yapardı. Tuz paketlerinden dumbbell, çatallardan mandal, çay kaşıklarından cımbız yapabilirdi. Hapishane yemeklerine değişik malzemeler katarak yepyeni yemekler icat ederdi. Adı Selman’dı. Şikâyet etmenin, Tanrının çizdiği kadere karşı gelmek olduğunu düşünür ve asla şikâyet etmezdi.

Çeşitli nedenlerden dolayı hiç ziyaretçisi yoktu.

Bundan da şikâyet etmezdi.

Bir gün plastik masada yeni romanım Hayat Hanım’ı yazarken avludan bir müzik sesi duydum. Bir flüt sesi. Avluya çıktım. Selman sırtını duvara dayamış, gözlerini kapamış elindeki flütü çalıyordu. Çevredeki hücrelerde sesler kesildi. Herkes bu beklenmedik müziği dinliyordu. Şarkı bittiğinde müthiş bir takırtı duyuldu. Çevre hücredekiler kantinden almış oldukları şekerlemeleri atıyordu bizim avluya. Bu, alkış ve “bis” anlamına geliyordu. Saatlerce çaldı Selman.

Avlu kapısı kapanınca, “bu flütü nereden buldun” dedim. Takvim kartonlarından yapmıştı. Elinde bir mezura olmadığı için deliklerin aralıklarını parmak hesabıyla belirlemiş, plastik bir soda şişesinin ağzını kesip flüte ağızlık olarak takmıştı.

Yeryüzünde hiçbir müzik aletinden duyulamayacak bir ses çıkıyordu flütünden, çok değişik ve biraz kalınca bir sesti, çalarken neredeyse hiç nota kaçırmıyordu.

Sadece kederli türküler değildi çaldıkları, bazen eğlenceli havalar da çalıyordu ama genellikle hüzünlü bir sese kayıyordu flütü.

Benim oğlum gibiydi.

Kimsesi gelmiyordu.

Bir tek kez bile yakınmadı.

Kâğıttan bir flüt yaptı. Sırtını duvara dayayıp onu çaldı.

Bir gece yarısı hapishaneden çıktığımda bana ne hissettiğimi sordular, özgürlüğüne yıllar sonra kavuşan birinin sevindiğini duymak istiyorlardı, biraz üzgün olduğumu söyledim.

Binlerce masumu ve kâğıt flütüyle Selman’ı o duvarların ardında bırakmıştım.

Suçsuz olduklarını biliyordum ve gücüm onları kurtarmaya yetmiyordu, kimse onların anlattıklarını dinlemiyordu. Sadece yargıçlar değil neredeyse toplumun çok büyük bir kısmı, mağarada idam cezası veren o aldırmaz adamlara dönüşmüştü. Kasketlerini giyiyor, bir selam veriyor, idam mangasının önüne gönderiyor ve yeni kurbanlarına dönüyorlardı.

O mağarayı gördükten, masum mahkûmların çektiklerine tanıklık ettikten ve kâğıttan flütü dinledikten sonra o hapishaneden çok mutlu çıkmak mümkün değil. İnsan kendini bir büyük suçun yardakçısı gibi hissediyor. Hapishanede bir haksızlığımın kurbanıyken, dışarı çıktığında büyük bir haksızlığın suç ortağı oluyorsun.

Dünyadaki en korkunç şeyin senin kaderin hakkında karar verme gücüne sahip olan biriyle karşılaşmak olduğunu biliyorum, böyle bir güce sahip olanın senin hiçbir söylediğine aldırmamasının nasıl azap verdiğini, insanı nasıl aşağıladığını da biliyorum.

Etiketler

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı