Deniz ufkunda kaybolmak

Denizdeki insanın, zaman kavramı çok farklıdır. Gemi, deniz ufkunda kaybolduğu zaman, geride kalanlar, içindekileri başka bir zaman boyutuna uğurlamış olurlar

Dr. Nejat Tarakçı bir ilim adamı, tarihçi, akademisyen ama kökü denizci. Türk bahriyesine yıllarca Kurmay subay olarak şerefle hizmet ettikten sonra Albay rütbesinden emekli oldu.. Akademik kariyerine 20’nci Yüzyılın Strateji Dehası Atatürk,Stratejik Karar Verme Senaryo Oluşturma,Amerikan İmparatorluğu Gölgesindeki Türkiye, Deniz Gücünün Osmanlı Tarihi Üzerine Etkileri gibi birbirinden kıymetli kitaplar ekleyerek ve dersleriyle öğrenciler yetiştirerek devam ediyor.

Geçenlerde e-maille gelen deniz ufkunda kaybolmak “Başlıklı yazısı bir da ülkesi olarak denizle ne kadar haşır- neşir olduğumuzu sorgulamama da neden oldu… Sorgularken de 25 yıl önceki bir anımı hatırladım… KKTC’nin en önde gelen araştırmacı – yazarlarından sevgili Ahmet Tolgay’la bir hafta sonu plaja gitmiştik… Deniz içlerine doğru yürürken Ahmet Tolgay’ın boy hizasını pek geçmemeye dikkat ettiğini fark ettim… Şimdi iyi bir yüzücü olan Tolgay, fazla derinlere gitmiyordu.

Benim merakla baktığımı görünce sevgili Tolgay ,”Mesut bey ben yüzme bilmem… doğma büyüme Lefkoşalıyım.. Rumlar  bizim denizle tanışmamıza ve de yüzme öğrenmemize imkan vermediler ki…” deyince ayılmıştım… Kıyı bölgelerinden uzak yerleşim bölgelerinde yaşayan Türkler adada yaşamalarına rağmen yıllarca maviliklere hasret kalmışlardı… Şimdi yaz günleri plajlarda coşku ile eğlenen yüzen, şakalaşan gençleri gördükçe hep o eski günleri hatırlıyor… Deniz domuzda Anavatandan silah getirirken şehit olan ve maviliklerle kucaklaşarak derinliklerde ebedi uykularını uyuyan Erenköy’lü denizcilerimizi rahmetle hayatta olanları sevgiyle anıyorum…

Şimdi Girne Antik limanında diğer marina ve limanlarda bağlı  onlarca tekne denizlere gönül verenlerin temsilcileri olarak yüzümüzü denizlere de döndüğümüzün müjdecileri olarak bizleri selamlıyorlar…Eski bir denizci tabiri ile ”Denizleri sakin.. Pruvaları neta olsun…”Gelin şimdi Dr. Tarakçı’ nın “Deniz Ufkunda Kaybolmak” başlıklı yazısını okuyup maviliklerin gizlerini biraz aralayalım:

“Denizdeki insanın, zaman kavramı çok farklıdır. Gemi, deniz ufkunda kaybolduğu zaman, geride kalanlar, içindekileri başka bir zaman boyutuna uğurlamış olurlar. Denizciler için saatler, dakikalar ve günlerin önemi yoktur. Denizci için gerçek zaman, evine tekrar dönene kadar geçen süreden ibarettir. Ancak duygusal zamanın sınırları yoktur. Onlar için zaman, evden ayrılış ve dönüştür, iki koklayış, iki öpücük arasıdır, sevgi sözcüklerinin uzunluğudur, sarılışın sıcaklığıdır. Sefer sırasında, denizcinin duygusal zaman kavramı, gerçek zaman içinde mayalanarak kabarır ve genişler. Ama deniz ona, sürekli olarak sabırla beklemesini fısıldar. Aslında geride kalanlar için de durum çok farklı değildir. Onlar da gerçek zamanı genellikle farketmezler. Onlar da özlem, hasret ve umut içinde günlük hayatlarındaki gerçek zamanı diledikleri gibi yaşayamazlar.

Ama onlar, sanki hiç ayrılmamış gibi, mesafeleri  hiçe sayan duygusal bir iletişim içindedirler. Her sokak başında gidenleri görecek gibi olurlar. Her telefonun zili onlardır. Mavinin her tonu onları hatırlatır. Bekleyenle gidenin ortak zamanı, kavuşmaya kadar uykuya yatmış gibidir. Çünkü birlikte bir yaşama dönüşmeyen, dile getirilemeyen, duyulamayan bir sesin, hissedilemeyen bir duygunun ne önemi olabilir ki?  Bu nedenle denizciler hiç bir zaman plan yapmazlar. Çünkü deniz planlamaya izin vermez. Denizci, evinin kapısının zilini çalıncaya, hatta tanıdık bir yüz görünceye kadar kendisini denizden dönmüş saymaz. Bunun nedeni deniz ortamının farklılığıdır. Deniz ortamı karadan çok farklıdır. Risk ve tehlikeleri süreklidir. Bu nedenle denizde insanın en büyük yardımcısı kendisidir ve yardım alabileceği şartlar çok nadirdir.

Denize çıkmadan önce bütün tedbirleri alanlar iyi denizci olurlar ve denizle olan doğal mücadeleyi kazanabilirler. Bu bağlamda deniz, insanın kendine güven ve saygı duymasını sağlayan en uygun ortamdır. Bu ortamda yalnız kalan ve kendini tehlikede hisseden insan, genellikle hayatını ve yaşamı da sorgulamaya başlar. Bulabildiği her cevap, onun geleceğinde uygulayacağı kriterleri oluşturur, beyninin kıvrımlarında yer eder. Denizciliği meslek olarak yapmayan bir çok insan denizin kenarında yaşadığı halde onu fark edemez. Onu fark etmek için yürek ve bilgi gerekir. Denizin patronu ve kontrol makamı rüzgardır. Rüzgar denizin ruhudur. Rüzgar olmasaydı, denizlerin kıtaları bağlayan beton yollardan hiç bir farkı kalmazdı. Üzerinde koloniler kurulup yaşanabilirdi. Ama denizin ruhu ve canı olan rüzgar var. Bizler de ona uyum sağlamak zorundayız. Ülkemizde denizi, sıcaklarda bir serinletici ve tenlerini bronzlaştırmak için bir vasıta olarak görenler maalesef çoğunluktadır.

Bir çoğumuz da denizi onun balığını yerken hatırlarız. İnsanlığın yaşamının, deniz akıntılarına ve rüzgarlara bağlı olduğunun kaç kişi farkındadır? Deniz, bir kara canlısı olan insana yabancı ve ürkütücü gelir. Kısa veya uzun, zorunlu deniz seyahatlarında gözümüz karadadır. Bir an önce inmek isteriz. Çünkü bizler denizin kenarında yaşadığımız halde ona yabancı olmaya şartlandırılmışızdır. Kadınlar en rahat doğumu suda yapıyorlar. İnsan suya doğabiliyor. Bir yaşına gelmemiş çocukları suya bıraktığınızda çoğunun yüzdüğünü görebiliriz. Çocukluktan itibaren onları denizle kucaklaştırabilirsek, hiç şüpheniz olmasın, ebeveynleri gibi denizin her halini seveceklerdir. Türkiye olarak denizcilik alanında yapacak çok işimiz var. En büyük hayalim, deniz ve göl kıyısında yaşayan kız erkek, her Türk çocuğunun yelken kullanmayı öğrenmesi.  Altı yüz senelik Osmanlı Devleti ve 90 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti neden denizci bir devlet olamamıştır sorusunun, aslında yıllardır dillere pelesenk edilen bir tek cevabı vardır. Türk milletinin denizcilik geleneği ve kültüründen yoksun olmasıdır. Sorunu ve çözümünü bilmek de bir işe yaramıyor. Yola düşmek gerek.”


DENİZCİLİK  KABOTAJ BAYRAMI VE DENİZ UFKUNDA KAYBOLMAK

Geçtiğimiz Hafta yayınladığım denizcilikle ilgili yazı epey ilgi gördü. Bir çok dost tebrik etti.Epey okundu ,paylaşıldı ..Bu hafta da 1 Temmuz Deniz cilik ve Kabotaj Bayramını Anavatan Türkiye ile birlikte KKTC de de hem Girne de hem Gazimağusa da  da törenlerle kutlayınca ..Konuya devam edelim diye düşündüm.

Bilindiği gibi Bir devletin, kendi limanları arasında deniz ticareti konusunda tanıdığı ayrıcalığa kabotaj adı verilir. Bu ayrıcalıktan yalnızca yurttaşlarının yararlanması, millî ekonomiye önemli bir katkı sağlayacağından, devletler yabancı bandıralı gemilere kabotaj yasağı koyma yoluna gitmişlerdir. Bazı uluslararası sözleşmelerde de kabotaj yasağı koyma yetkisine ilişkin hükümler yer alır.

KABOTAJ BAYRAMI NEDEN KUTLANIR?

Anavatan Türkiye ‘de , 20 Nisan 1926 Tarihinde kabul edilmiş olan kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girmiş ve bu Kanun, “Türkiye Limanları ve sahilleri arasında yük ve yolcu taşınması ile kılavuzluk ve römorkaj hizmetleri, Türk Vatandaşları ve Türk Bayrağı taşıyan gemilerce yapılır” hükmünü getirerek daha önceden yabancılara açık olan bu faaliyetleri bundan böyle sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yapabileceğini belirtmiştir. Bu nedenle her yıl 1 Temmuz gününü “Denizcilik ve Kabotaj Bayramı” olarak kutluyoruz.

Osmanlı Devleti’nin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması’yla 1923 yılında kaldırıldı. 20 Nisan 1926 tarihinde de kabul edildi. Kabotaj Kanunu 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girdi. Bu yasaya göre; akarsularda, göllerde, Marmara denizi ile boğazlarda, bütün kara sularında ve bunlar içinde kalan körfez, liman, koy ve benzeri yerlerde, makine, yelken ve kürekle hareket eden araçları bulundurma; bunlarla mal ve yolcu taşıma hakkı Türk yurttaşlarına verildi. Ayrıca; dalgıçlık, kılavuzluk, kaptanlık, çarkçılık, tayfalık ve benzeri mesleklerin Türk yurttaşlarınca yerine getirilebileceği belirtildi. Yabancı gemilerin yalnız Türk limanlarıyla yabancı ülkelerin limanları arasında insan ve yük taşıyabileceği kabul edildi.


Birazcık tebessüm

Yaşlıca bir adam ve yanında çok güzel bir sarışınla mücevherci dükkanına girerler

Yaşlı adam:

-“pırlanta bakacağız” der,

Satıcı vitrinden 4 bin dolar değerindeki pırlantayı gösterir; yaşlı

adam suratını buruşturur ve

-“lütfen en değerli pırlantanızı gösterin” der.

satıcı bu sefer kasadan bir yüzük çıkartarak uzatır;

-“ bu, en değerli yüzüğüm, 120 bin dolar.” der

Sarışın ve çok güzel olan sevgilisi, yüzüğe bayılır.

Yaşlı adam çek defterini çıkarıp, 120 bin dolar yazar ve izah eder;

-“bugün cumartesi. bankaların kapalı olduğunu biliyorum. çeki size bırakıyorum.

pazartesi sabahı bankama telefon edin ve çekin karşılığını aldıktan sonra,

çekin üstünde yazılı olan telefonumdan beni arayın. biz de gelip

yüzüğü alırız.

pazartesi sabahı mücevherci, yaşlı adamı arar;

-“siz benimle alay mı ediyorsunuz? hesabınızda hiç para yokmuş!

yaşlı adam;

-“sen yüzüğü dükkanında sakla. çeki de yırtabilirsin. sayende şahane

bir hafta sonu geçirdim”

Teşekkürler Reşit Çağın


ŞAİR DEDİ Kİ..

Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin
sen ülkemin yaz geceleri gibisin
saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında
beni unutma
ah! saklı gülüm
sen hem zor hem güzelsin
şiirlerimin ılıklığında açılmalısın
sana burada veriyorum hayata ayrılan buseyi
sen memleketim kadar güzelsin
ve güzel kal

Nazım Hikmet


ÖZLÜ SÖZ

Kitapların yakıldığı bir yerde, sonunda insanlar da yakılacaktır.

Heinrich Heine (1797-1856)

 

Etiketler

Diğer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı