Biz kiminle küsüz? Kiminle barışacağız?

İfade özgürlüğünün sınırlandığı ve egemene karşı dile getirilen her sözün nankörlük, hainlik, Rumculuk, kıymet bilmezlik olarak yaftalandığı bugünler… Beni hayretlere düşüren aslında da tam da bu…

10 Şubat 2020 - 10:23

Son günlerimiz yine “öfkenin, hazımsızlığın, ve sevgisizliğin” baş gösterdiği kavgalarla geçiyor…

Gerçekten anlamakta zorlanıyorum, bu ülkede yaşayan halkların siyaset üzerinden birbirine girmesini, birbirlerine hakaretler yağdırmasını, tarih bilgisinden yoksun şekilde cahilce, bağnazca ve gözü körleşmiş şekilde saldırganlaşmasını hayretler içinde takip ediyorum.  Hele uzaktan gazel okuyanları hiç anlamıyorum…

Bir tuhaf milliyetçilik gidiyor…  İfade özgürlüğünün sınırlandığı ve egemene karşı dile getirilen her sözün nankörlük, hainlik, Rumculuk, kıymet bilmezlik olarak yaftalandığı bugünler… Beni hayretlere düşüren aslında da tam da bu…

Biz bu adada kiminle küsüz? Kiminle barışığız? Kendi içimizde bile sevgi ve barış yok mu? Bunları kendime sormadan edemiyorum… Adına barış dediğimiz şey şu anda, bu günde sadece silahların susmasını istemekten başkaca bir içeriğe bürünmemiş olsa bile -ki bu da normal değil, bundan bile rahatsız olan bir zihin dünyasının sözlüklerde ne anlama geldiğine bakıyor musunuz bilmiyorum…

Söylemek istediğim ve dert ettiğim şu; bu adada, bu ülkede barış kimler arasında olmalı?  Barış değil devletler arasında, bu ülkede yaşayan tüm halklar ve inanç grupları arasında bile yokken, biz hangi çözümden bahsediyoruz ki!!!

Bu ülkede, bu adada, bu dünyada barış içinde yaşamak herkes için gereklidir… Kıbrıs’ta barış sadece Kıbrıslı Türklerin Rumlarla barışı değildir… Öyle olsaydı zaten,  sanırım işimiz çok daha kolay olurdu…

Siz barışı savunanlarla dalga geçenler, bu adada savaşı, ölümü ve tahammülsüzlüğü körükleyenler,  sizler gibilerle bir arada yaşamak, sizin gibilerin kilometrelerce uzaktan ahkâm kesmesini izlemek büyük zulüm…  Ama Kıbrıslı Türkler bununla yaşamayı öğrendi sanırım…

Ancak, bu böyle devam etmek zorunda değil…  Sahici bir yüzleşme lazım bize…

François Ozon’un Birinci Dünya Savaşı’nda bir Alman ve bir Fransız askerin sığındıkları siperde karşı karşıya gelmelerinin ardından yaşananları anlatan 2016 yapımı filmi Frantz, savaşların bir kazananının olmadığını en yalın haliyle gözler önüne seriyor. Savaşın sonunda her iki taraf da kaybettikleri evlatlarının ardından aynı acıları yaşıyor; vatan uğruna ölüme gönderdikleri evlatlarına ağlıyor. Film birbirini düşman bilen iki ulusun yaralarını sarmaya çalışırken farklı dillerde ama aynı cümlelerle ifade bulan öfkelerini, acılarını, korkularını ve pişmanlıklarını açığa döküyor. Her ne kadar savaşın kâğıt üzerinde bir kazananı olsa da, halkların nezdinde değişen bir şey yok. Savaşın ardından Almanlara ve Fransızlara düşen yalnızca derin bir acı ve yıkım. Film Frantz, Adrien ve Anna’nın hikâyesinde birbirlerine benzeyen, aynı hayalleri paylaşan, aynı aşkları, aynı kederleri yaşayan, aynı kahramanlık hikâyelerine inanıp kendi milletinin diğerine göre ne denli üstün, ne denli yüce, ne denli cesur olduğunu anlatan marşlar söyleyen iki halkın bütün ortaklıklarına rağmen birbirine duyduğu nefretin muktedirler tarafından körüklenen milliyetçiğin çarpık bir sonucundan başka bir şey olmadığını gösteriyor. Filmin bir sahnesinde, Frantz’ın babası, Fransızların oğullarını öldürdüğünü söyleyerek evinde bir Fransız’ı konuk etmesine karşı çıkan dostlarına şöyle sesleniyor:

-Benim oğlum, senin oğlun ve senin iki oğlun, onları cepheye kim gönderdi? Cephanelik taşıyıp süngüleri bileyleyen kimdi? Bizdik. Babaları. Hem bizim tarafımızda hem de onların tarafında böyleydi. Biz sorumluyuz. Onların binlerce evladını öldürürken zaferimizi biralarımızla kutladık. Onlar evlatlarımızı öldürdüklerinde şaraplarını içtiler. Evlatlarının ölümüne içen halklarız bizler.

 

Bu adadın bu film gibi bazı gerçekleri var… Sizin attığınız nağralarda bu gerçeklerin hiçbiri yok…

Etiketler

Diğer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı