Biz acaba neyin kafasını yaşıyoruz?

Pazar mantığıyla, bir toplumu kendi maddî imkânlarının ve kaynaklarının çok ötesinde bir hayâl aleminde yaşatmak hiç de mümkün değil!

Koronovirüs sürecinde bir kez daha yeniden öğrendik ki:

Pazar mantığıyla, bir toplumu kendi maddî imkânlarının ve kaynaklarının çok ötesinde bir hayâl aleminde yaşatmak hiç de mümkün değil!

Ayağımızı yorganımıza göre uzatmazsak,

Bunun bir bedeli olur.  

Gelecekten ödünç almak üzere yaşar,

Başkalarının varsayım ve değerlerini sanki bize vakfedilmiş değerler olarak kabûl etmek zorunda kalırız!

Artık bu toplumun ne ve nasıl  ürettiğine bakmamız şart.

Sırtımızı yalnızca Türkiye’den gelecek kredi ve hibelere dayamak,

Niceliği öne çıkarıp niteliği tüketmek,

Kooperatifleşmeyi terk ederek özelleşmelere yönelmek,

Kendi ekonomik ve kalkınma programlarımızı yapıp, ekonomik ve toplumsal stratejik planlarımızı hazırlayıp, Türkiye ile kredi ve destek amaçlı görüşmeleri bunların üzerinden yapmak yerine,

Sadece alan-veren ve buyuran-uygulayan zihniyetinde yürütülen bir “Ekonomik Paket” adı altındaki akıl, akıl değil!

Bu akıl ile bir yere varılamadığı da ortada.

Bunu bu Koronavirüs sürecinde bir kez daha anladık.

Peki, öyleyse bu tüm toplumu duvara vurduran aklın kaynağı kim ki?

O da belli değil!

Biz Kıbrıslı Türkler yıllardır bir sarmal içindeymişiz gibi, ikili bir gerçeklik içinde yaşıyoruz.

Zaman ilerledikçe resmi anlamda BM nezdinde hiçbir dünya ülkesinin tanımadığı, adına KKTC denilen ve hayatlarımızı, sevinç ve üzüntülerimizi, çıkmazlarımızı ve hayallerimizi, umutlarımızı ve umutsuzluklarımızı içinde yaşadığımız bu “kurmaca gerçeklik”,

Giderek çok daha fazla güçlendi ve fakat bugün deneyimlemekte olduğumuz birçok yeni sorun yaratmaya başladı.

Çünkü bu ülkeyi yönetmeyip yürütenler,

KKTC’yi bir uyum ve işbirliği platformundan ziyade,

Sahibinin belli olmadığı paketlerle ve niceliğin gücüyle çıkarılan yasalarla bir “yap-işlet-devret (YİD)” modeli “devlet kurumuna” dönüştürdüler!

Zamanla kurum ve kuruluşlarıyla telif haklarını da toplumun elinden alarak bir yerlere devrettiler…

 

Neticede  işbirliği yapmak yerine,

Vesayet, kendimiz dışında bir “kafa” örgütledi…

Bu örgütlenen farklı “kafa”, yaşayış şeklimizi, kültürümüzü, insanımızı, değerlerimizi, alışkanlıklarımızı, kısacası bize ait “değer” olarak ne varsa her şeyi, ama her şeyi egale ediyor!

Yani  bu “kafa”,  var olan ve yeni yeni ortaya çıkan bütün sorunları birbirine bağlı, bütünlüklü ve bir kördüğüm haline getirdi!

Önce giderek toplumu iki zıt kutba ayırdı…

Sonra slogan değişti: “Barış” sloganımız “federal çözüm” değil,

 “KKTC forever” oldu…

Gelecek ise çoook daha fazla belirsizliklerle dolu…

Mesela, yeteri kadar para kazananların dahi aynı gelire yarın da sahip olacaklarıyla ilgili bir garanti var mı?

Yok!

Ey hükümet edenler!

Bu ülkeye ekonomik reform programları kadar sosyal reform programları da gereklidir…

En başta insana dokunan sağlıklı sağlık politikaları şarttır…

Üretime dönük, girişimcilik ve yaratıcılığa açık öğretim programları ile, toplumun ihtiyaç duyduğu alanlarda bir insan planlamasının yapıldığı mesleki ve teknik eğitimlere, dünyayla barışık, hoşgörülü, duygusal zekaları yüksek insanlara ihtiyacımız vardır…

Bu ülkeye adil bir sistemle adalet getirecek bir “Mali Anayasa” da gereklidir…

Ama hepsinden daha önemlisi bu ülkenin en ileri üretim biçimlerine sâhip olması gerekir!

Bunun için de bu ülkenin toplumsal yapısına uygun, eğitim şuralarıyla şekillenip, bilimsel anlayışlarla uygulanacak yetişekler de hazırlanmalıdır…

57 yıldır sürekli “birilerinin” peşinde koşmak,

Umdukları çevresel ve sosyal zenginliği yarattı mı?

Ne gezer!

Pastayı büyütmüşler!

Her sene “pasta” daha da büyüyormuş!

İyi de, bu “pasta” madem ki büyümüş, nasıl oluyor da çalışanın maaşından kesmeseniz bir “dilim” bile götüremiyorsunuz farklı sektör çalışanlarına?!

Bu nasıl bir “büyük pasta”dır?!

Bu nasıl adil bir dilimdir?!

Demek ki sizin pastanızın “büyük” olması,

Herkese, hatta çoğu insanımıza daha büyük bir dilim düşeceği anlamını hiç taşımamış….

Zaten, toplumdaki insanların durumu kötüye giderken,

Kişi başına düşen GSYH’nın yükselmesi,

Performans ölçütlerinin de, kendi içerisinde hatalı olduğunu gösteriyor ey hükümet edenler!

Sürdürülebilirlikmiş!

Nasıl?

Neyin sürdürülebilirliği ki bu?

İnsan kaynaklarımızın tükenmesi ve çevrenin bozulmasının yanında borçlanmadaki artış,

Sağlık ve eğitimde  alınan randımanların bozulmasının sürdürülebilirliği mi?

Gerçekten de biz acaba neyin kafasını yaşıyoruz?!

Diğer Haberler

Başa dön tuşu