Akacak ter vücutta durmaz – 4

Babamın, atalarımın doğu büyüdüğü sevinci, kederi, hüznü, acıyı yaşadığı eskiden kasaba diye anılsa da şimdilerde kocaman bir şehir...

15 Nisan 2019 - 11:00

Ve turda sırada dördüncü gün…

İstikamet Limasol üstünden Baf.

Baf söz konusu olunca ister istemez kalpte atım sayısı artar.

Nede olsa ata toprağı.

Dohni’nin o kasvetli havasından sonra birkaç yokuş hariç Limasol’un girişine kadar neredeyse hiç pedal çevirmeden indik.

2005’ten sonra bu parkurda birçok triatlon yarışına katıldığım ve daha önce iki kez de bisikletle turda bu bölümü geçtiğim için parkur çok tanıdık.

Well come to little “St. Petersburg”…

Şehrin kuzey girişinde son otel uzun süre St. Rafael’di.

Bir zamanlar triatlon yarışına ev sahipliği yapan ve küçük marinasıyla bilinen ancak özellikle ekonomik krizin ardından Rusların akınına uğrayan şehir artık St. Petersburg olarak da anılıyor.

Neredeyse şehirde Rusça resmi dil olmuş.

Tabelalardan, sokaklara, restoranlardan kafelere bunu anlamak zor değil.

Haliyle yatırım karşılığı vatandaşlığı alan Ruslarla beraber şehir son on yılda inanılmaz büyüdü.

Yeni dev marinası, oteller, tatil siteleri ve villalar şehre bir yandan kalite katarken diğer yandan özellikle tepelerde beton yığını oluşturmuş.

Her şeye karşın kuzeyde yoldan bizim denizi zor görürken buradaki kıyı şeridinde bisiklet-koşu yollarına iç çekerek bakıyoruz

Hava biraz rüzgârlı, deniz de çalkantılı olmasına rağmen denize karşı şezlong ve şemsiyelere talip çok.

Limasol’un bildik eğlence mekânı Guaba’ya selamı çaktıktan sonra Baf’a kadar bize eşlik edecek arkadaşlarla buluştuk.

Atletizm kökenli 400 metre engelli Kıbrıs rekortmeni Evelina ve eski yüzücülerden Nicos’la geriye kalan 76 kilometre boyunca sosyal tarzda bir sürüş yaptık.

Bugün pek acelemiz yok. Hem manzaranın tadını, hem muhabbet hem de turun son günü kraliçe etabı öncesi bacakları dinlendirmemiz gerekliliği.

Limasol’dan sonra İngilizlerin dev üssü Ağrotur ve ardından bir başka yerleşkesi Piskobu Green Valley.

Gittikleri her yere medeniyeti bırakan, kendi kültürünün yanı sıra yaşam tarzından ödün vermeyen İngilizler bu bölgeyi resmen cennete çevirmişler.

Hem asvaltın kalitesi, hem de yol boyunca tek bir çöp bile görmemek, çevre-doğaya uyumlu yapı tercihi inanılmaz.

Sert bir tırmanışın ardından tepeden Green Valley ve denizin manzarası nefes kesici.

Küçük bir kahve molasından sonra istikamet Baf.

Bizim kullandığımız yol trafiğe kapalı, polis dikkatli ve yavaş sürebilirsek sorun olmayacağını söylüyor.

Kısa süre sonra Afrodit Kayasındayız.

Yani Baf’ta.

Babamın, atalarımın doğu büyüdüğü sevinci, kederi, hüznü, acıyı yaşadığı eskiden kasaba diye anılsa da şimdilerde kocaman bir şehir.

Mandirga yolundan havaalanı yanından geçerek Baf’ın merkezine varıyoruz.

Hafiften güneş güne gözlerine kapatıyor.

Buradan gün batımını izlemek ayrı bir keyif.

Deniz çarşaf gibi, Baf Kalesi’nin suya yansıması, güneşin son demleri, yağlı boya tabloları, usta bir ressamın el çizimi gibi.

Etiketler

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı