Affınıza sığınmadan soruyorum; kimin izindesiniz?

Hiç uzağa gitmeden yakın tarihimizi şöyle bir gözden geçirelim.

17 Şubat 2020 - 12:20

Tarihten ve geçmişten asla ders almayan, gelecek nesilleri bilinçsiz yetiştiren, eğitimde sınıfta kalmış, üretmeden tüketen ve hatta dibe vurmuş bir toplum haline geldik ve bunu düzeltmek için hiçbir eylemde de bulunmadığımız somut bir gerçektir. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın misali her şeye duyarsız kaldık. Ancak eğitim seviyesi yüksek toplumlar ekonomide ve bilimsel alanlarda ilerleme gösterir.

(Biz de eğitimde dünya genelinde ilk sıralarda olduğumuz için bu konuda asla taviz vermeyiz. Bu kadar bilim insanı bize çok ayol. Birazını yurt dışına yollayalım da elleri ekmek tutsun. Elon Musk fabrikaya eleman arıyormuş diye duydum.)

Hiç uzağa gitmeden yakın tarihimizi şöyle bir gözden geçirelim.

30 Ekim 1918’de yapılan Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiş, elimiz ve kolumuz bağlanmış, ülke her yerden işgal altına alınmaya başlamıştı.

İtilaf Devletleri İstanbul’a girmiş ve donanmaları boğaza demir atmış, her yere askerler yığmışlardı. (Mavi gözlü bir adam, “Geldikleri gibi giderler”, dedi. Öyle de oldu.)

Yunan işgalleri Anadolu’ya doğru ilerlemektedir. Öyle diğer emperyalistler gibi Sevr’i de kabul etmiyorlar. Takmışlar bir kere kafaya; “Bu Türklerin var ya, kökünü Anadolu’dan kazıyacağız. Sevr Mevr tanımam ben. Anadolu’da değil onlara toprak, su dahi yok!”. (Arsızlığa bak sen…)

Kaldığımız yerden devam…

Güney bölgelerimiz Fransız ve İtalyanlar tarafından işgal edilmiş durumda.

Bir tarafta Pontus Çeteleri, Rum ve Ermeni kuvvetleri, bir tarafta da azınlıkları kışkırtan ve iç isyanların büyümesine sebep olan cemiyetler.

Halk açlıktan, yoksulluktan, hastalıktan kırılıyor.

Vatan elden giderken o zamanki iktidar sahipleri ve özellikle Damat Ferit tam bir kahramanlık destanı yazarak düşmana mertçe direniyorlar demek isterdim, ama iş öyle değil işte. Sizin de bildiğiniz gibi maalesef isimleri tarihe “Vatan Hainleri” olarak yazıldı. Bugünkü sistemde bile yeryüzünde yüz yıl sonra kendi milletleri tarafından lanetlenecek nice liderler ve yöneticiler var. Geçmişten Adolf Hitler’e kimsenin dua ettiğini duymadım.

Sultan Vahdettin, milleti için düşmana direnmek yerine kendini onların merhametine bırakmış, kurtuluş çaresinin İngiliz’de olduğunu savunmaktadır. Sözün kısası İstanbul Hükümeti çoktan teslim olmuş zaten. (Atalarınızdan hiç mi utanmadınız?)

Diğer tarafta da elini suya ve sabuna sürmeyen bir de sinsi bir devlet var ki, daha ben sinsi der demez anladınız zaten.

Tahmin ettiğiniz gibi sözü “Amerikan Mandacılığı”na getiriyorum.

Milli Mücadele yıllarında Amerika’dan Türkiye’ye Charles Crane başkanlığında bir komisyon geldi. Bu komisyon İstanbul’da Halide Edip ve Ahmet Emin gibi aydınlarla görüştü.

04–11 Eylül 1919 Sivas Kongresi;

İstanbullu aydınlar ile Sivas Kongresi’ndeki dava ve silah arkadaşlarının “TAM BAĞIMSIZLIK” yerine “MANDACILIĞI” kabullenmiş ve hatta şiddetle bunu savunmalarını hayretler içinde izleyen bir adam; “Hayır paşalar, hayır beyefendiler, hayır hanımefendiler! Manda yok! Ya İstiklal, Ya Ölüm var!” diyerek mandacılığı reddetti.

(Kynk: Mazhar Müfit Kansu “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” Syf 191 –193)

Şimdi affınıza sığınmadan soruyorum; Peki siz kimin izindesiniz?

Çareyi “Mandacılıkta” arayanların mı, kendi derdine düşerek İngiliz’e sığınan Vahdettin’in mi, yoksa “Ya İstiklal, ya ölüm!” diyen milletine güvenmiş ve inanmış, bağımsızlıktan asla ödün vermeyen Mustafa Kemal’in mi?

Çok sevdiğim ve örnek aldığım değerli tarihçi ve araştırmacı yazar Sinan Meydan’ın da dediği gibi; “Kurtuluş reçeteniz Mustafa Kemal’in aklıdır”.

Atatürk, milletine olan inancıyla ve her zaman ortak akılla hareket etti.

Ulaşımın ve iletişimin zor şartlar altında olduğu, yokluğun hâkim sürdüğü bir dönemde milletini bağımsızlığa ve zafere ulaştıran bir lider bugünkü teknolojiye hâkim olsaydı şayet, diğer dünya ülkeleri bilimde ve ekonomide bizlerle yarışıyor olurdu diye düşünüyorum.

O milletini hayal kırıklığına uğratmadı. Şimdiki teknoloji çağındaki liderlere ve yöneticilere baktığımda ise bırakın hayal kırıklığını, halkı canından bezdirdiklerini görüyorum.

Canımızdan bezdik kardeşim, yalan mı?

Eğer barışın sağlanması isteniyorsa bu yine Mustafa Kemal’in izinden giderek olmalıdır.

“Yurtta barış, dünyada barış” diyerek dünya devletlerinin barışını savunmuştur. Emperyalizm yeryüzünden silindiği gün dünya barışı sağlanacaktır.

Eğer Atatürk bugün hayatta olsaydı KKTC nasıl bir konumda olurdu?

Hiç düşündünüz mü? Düşünmeyin bence.

Teknolojinin olmadığı bir dönemde birçok reformları ve devrimleri başaran bir adamın fikirlerini kendinize ilke edinip eylemlerinize geçirdiğiniz gün bunu zaten fiilen kendi gözlerinizle göreceksiniz.

Beyhude uğraşılara vakit harcamayı bırakın artık. Halk mutsuz, halk bezgin ve ikiye ayrılmış durumda. Zaten denizin ortasında küçücük bir adanın içinde bir avuç kalan halkı artık hayal kırıklığına uğratmaktan vazgeçin. Ya son nefesine kadar halkı için mücadele veren Mustafa Kemal gibi olun ve adınızı dünya tarihine yazalım, ya da diğerleri gibi sizi tarihten silelim. Kahraman olmak da, unutulmak da sizin elinizde.

Şuraya bir kitap önerisi bırakıyorum: NUTUK/MUSTAFA KEMAL

Milli Mücadeleden Cumhuriyete kadar geçen dönemi Mustafa Kemal’in kendi kaleminden okumanızı ve çocuklarınıza da okumanızı kendinize görev edinmenizi tavsiye ederim.

Etiketler

Diğer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı