Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde son dönemde mülkiyet satışları üzerinden yeni bir tartışma yaşanıyor. Özellikle son yıllarda bölgeye yerleşen Yahudi nüfusunun 25 bini aştığı iddiaları gündemdeki yerini korurken, yalnızca konut değil bir köyün toplu şekilde satın alındığı yönündeki bilgiler dikkat çekti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi Milletvekili Yasemin Öztürk, yaşanan gelişmelere ilişkin değerlendirmelerini Dış Haberler Muhabiri Elif Nur Acar’a anlattı.
“TAPULU İŞGAL YAPILIYOR”
Öztürk, Güney Kıbrıs’ta özellikle Limasol’daki Trezena köyü üzerinden dikkat çeken bir süreç yaşandığını söyledi:
“Güney Kıbrıs’ta şu anda Trezena köyü dediğimiz köyde ciddi bir durum yaşanıyor. Daha önce Türk köyü olan, Limasol’da bulunan bir köy satın alındı. Ben buna ‘tapulu işgal’ diyorum. Aslında bu uzun zamandır yapılıyor, yeni başlayan bir şey değil. Ancak son olarak köyün alınmasıyla birlikte konu yeniden gündeme taşındı. Oradaki insanların kiliseye gitmek istemesi ve özel güvenlikler tarafından içeri alınmaması Kıbrıs’ta gündem oluşturdu. Bu ilk olay değil, daha önce de benzer durumlar yaşandı. Güney Kıbrıs halkı da bu durumdan rahatsız. Muhalefet de sürekli bu tür gelişmelere ilişkin açıklamalar yapıyor. Ancak maalesef Hristodulidis yönetiminin attığı adımlar bu sürecin önünü açıyor. İsrail’in bölgede etkisi uzun süredir artıyor. Bu yeni başlayan bir süreç değil.”
“YUNANİSTAN RESMİ DURUŞ SERGİLEMİYOR”
Öztürk, Atina yönetiminin de süreçten tamamen bağımsız olmadığını savundu:
“Yunanistan biliyorsunuz son dönemde 3+1 formatında bir anlaşma yaptı. Bunun içinde Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Amerika vardı. Askeri bir anlaşmadan söz ediyoruz. Bu nedenle resmi olarak çok net açıklamalar yapamıyorlar. Ancak Rum kamuoyunda, Yunan kamuoyunda ve akademisyenler arasında Rum varlığının azalabileceğine yönelik endişeler zaman zaman dile getiriliyor. Buna rağmen Türkiye’ye karşı denge unsuru olarak gördükleri için resmi düzeyde sert bir duruş sergilemiyorlar.”
“BU SADECE YATIRIM DEĞİL”
Trezena köyündeki toplu satışların yalnızca ekonomik yatırım olarak değerlendirilemeyeceğini söyleyen Öztürk, bölgedeki yapılanmaya dikkat çekti.
“Bu yalnızca konut meselesi değil. Yahudi okulları, sinagoglar ve özel güvenlik şirketleriyle birlikte gelen bir topluluk var. Devlet otoritesinden bağımsız güvenlikli siteler kuruluyor. Bu nedenle bunu yalnızca yatırım olarak değerlendiremeyiz. Kendi okulları, kendi güvenlik sistemleri var. Bugün havaalanı güvenliği bile özel güvenlik şirketlerinin kontrolünde. İsrail sermayesi bölgede etkili durumda. Mossad’ın da bölgede olmaması düşünülemez. Güney Kıbrıs her geçen gün egemenliğini kaybediyor. Artık tam egemenlikten söz etmek mümkün değil. 1960 anlaşmalarına göre garantör ülkeler Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’dır. Bunun dışında İsrail ve Amerika ile yapılan anlaşmalar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş dengelerini yok saymak anlamına gelir. Bugün Güney Kıbrıs’ta beş tane sinagog var. Oradaki nüfus dikkate alındığında neden bu kadar sinagoga ihtiyaç duyulduğunun sorgulanması gerekir. İsrail’in Kıbrıs’ta ne yaptığı sorulmalıdır.”

“DOĞU AKDENİZ’DE STRATEJİK RİSK OLUŞTURABİLİR”
İsrail sermayesinin yoğunlaşmasının ileride güvenlik ve istihbarat açısından yeni sonuçlar doğurabileceğini ifade eden Öztürk, blok halinde arazi satışlarının dikkatle takip edilmesi gerektiğini söyledi.
“Bu arazilerin blok halinde alınması bölgenin demografik kontrolünün ele geçirildiğini gösteriyor. Bu çok tehlikeli bir süreç. Rum yönetimini uyaran resmi bir mekanizma yok ancak muhalif partiler ve bazı televizyon programlarında hükümetin politikaları eleştiriliyor. Hükümet, adanın geleceğini satmakla suçlanıyor. Sürekli silahlanma ve savunma anlaşmaları yapılıyor. İsrail ile Güney Kıbrıs bu savunmayı kime karşı gerçekleştiriyor? Bizim böyle bir silahlanma endişemiz yok. Ancak Güney Kıbrıs’ta bizim bütçemizden daha fazla kaynak silahlanmaya ayrılıyor. Bunun da İsrail’in teşvikiyle yapıldığını düşünüyorum.”
“TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİ DE ETKİLENEBİLİR”
Öztürk, yaşanan gelişmelerin yalnızca Kuzey Kıbrıs’ı değil Türkiye’nin güvenlik politikalarını da etkileyebileceğini söyledi:
“Türk düşmanlığı sürekli sıcak tutuluyor. ‘Türkler size zarar verir’ algısı yayılıyor ve bu korku üzerinden İsrail bölgede kazanç elde ediyor. Bizim bu aşamada Güney Kıbrıs’la da iş birliği yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Ortak tehditlere karşı birlikte hareket edilmesi gerekir. İsrail’in 1948’den bu yana yayılmacı bir politika izlediğini düşünüyorum. Lübnan’da, Ürdün’de, Filistin’de ve İran’da yaşananlar ortada. Büyük İsrail projesi doğrultusunda adım adım ilerlediklerini düşünüyorum ve bunun tapulu işgal yöntemiyle sürdüğünü ifade ediyorum. Bu durum yalnızca Kuzey Kıbrıs için değil, Türkiye’nin güvenliği açısından da risk oluşturuyor. Özellikle Mavi Vatan politikası açısından dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum.”
