Eylül normalde başka türlü gelir bu adaya.
Yaz bitmez aslında; yalnızca biraz yavaşlar.
Plaj çantalarının yerini okul çantaları almaya başlar.
Kırtasiyelerin önünde telaş vardır.
Anneler okul formalarını kontrol eder.
Çocuklar yazın son günlerini biraz daha uzatmaya çalışır.
Akşam güneşi biraz daha erken çekilir denizin üzerinden.
Bavullar kapanır.
Fotoğraf galerilerinde bir yaz daha birikir.
Ve insan fark etmeden yeni bir mevsime hazırlanır.
Biz hazırlanamadık.
Bu yıl Eylül kapıyı çalmadı.
Bir siren sesiyle girdi hayatımıza.
Okul çantalarına değil, turuncu can yeleklerine baktık.
Yazın son fotoğraflarına değil, kayıp insanların fotoğraflarına.
Bir limanın önünde bekleyen ailelerle girdik Eylül’e.
Yarıya indirilmiş bayraklarla…
Denizin üzerinde dolaşan helikopterlerle…
Ve elimizde telefonlarla.
Bir haber gelir mi diye.
Birileri çıkıp;
“Bulduk…”
der diye.
İnsan bazen hayatında hiç görmediği biri için de sabaha kadar uyumazmış.
Bunu da öğrendik.
….
Üç gündür bu adada hayat devam ediyor gibi yapıyor.
Dükkânlar açılıyor.
Arabalar geçiyor.
İnsanlar işe gidiyor.
Ama Kıbrıs’ın sesi kısık.
Bayraklarımız yarıda.
Ne yediğimizin tadı var.
Ne içtiğimizin.
Kulaklarımızdan sirenler, içimizden o çığlıklar hâlâ susmadı.
….
Dün ve bugün, basın toplantıları yapıldı.
Cumhurbaşkanı konuştu.
Başbakan konuştu.
Bakanlar konuştu.
Gazeteciler sordu.
Tansiyon yüksek.
Çok yüksek.
Çünkü insanlar artık yalnız bilgi değil;
doğru bilgi istiyor.
Rakamlar değişti.
Listeler karşılaştırıldı.
Sonunda kayıp sayısının 20 olduğu açıklandı.
Sekiz insan hayatını kaybetti.
Rakam dediğime bakmayın.
Sekiz yarım kalmış hayat.
Yirmi bekleyiş.
Ve limanda her motor sesi duyulduğunda başını kaldıran aileler…
….
Saatler geçtikçe söylemeye dilimizin varmadığı bir gerçek büyüyor.
Umut yoruluyor.
“Tükeniyor” diyemiyorum.
Bir anne hâlâ bekliyorsa diyemem.
Bir insan sevdiğinin döneceğine inanıyorsa, ben buradan o ihtimali bitiremem.
O yüzden son metreye kadar aranacak.
Bilimin ulaşabildiği, teknolojinin gidebildiği yere kadar.
İnsanın dayanabildiği son saniyeye kadar.
….
Bugün Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait, A-583 borda numaralı Kurtarma ve Yedekleme Gemisi TCG IŞIN çalışmaya başladı.
Akşam saatlerinde de ilk önemli haber geldi.
Batık olduğu değerlendirilen cismin yaklaşık 550 metre derinlikteki yeri tespit edildi.
Şimdi yapılacak iş, onun gerçekten FİLO JET olup olmadığını kesinleştirmek ve bulunduğu hali görmek.
Bunun için ROV kullanılacak.
Yani uzaktan kumandalı sualtı robotu.
En basit haliyle;
insan inmiyor.
İnsanın gözü ve eli iniyor.
TCG IŞIN Komutanı Deniz Binbaşı Ulaş Cesur’un verdiği bilgiye göre ROV, batığın çevresinde ve üzerinde ayrıntılı inceleme yapacak.
Cumhurbaşkanı da bugün çalışmaların çok teknik, çok hassas ve bu nedenle yavaş ilerleyen bir süreç olduğunu söyledi.
Öyle de olmak zorunda.
550 metre aşağıdasınız.
Işık yok.
Akıntı var.
Yüzeydeki gemiyi doğru noktada tutacak, yüzlerce metre aşağıdaki aracı yönetecek, gelen görüntüyü okuyacak ve neye, nasıl müdahale edileceğine karar verecek.
Burada hız değil, hata yapmamak önemli.
Çünkü aşağıda artık yalnızca bir gemi yok.
Birilerinin annesi, babası, kardeşi, evladı aranıyor.
Ve Türkiye şimdi operasyona ikinci bir gemi daha gönderiyor.
TCG ALEMDAR.
Borda numarası A-582.
Yarın çalışmalara katılması bekleniyor.
IŞIN’dan daha büyük bir platform.
Yaklaşık 90 metre uzunluğunda, 4 bin 200 tonluk bir Denizaltı Kurtarma Ana Gemisi.
Öyle sıradan bir gemi de değil.
Uluslararası bir denizaltı kazasında kurtarma yeteneğine sahip, Akdeniz’deki tek; dünyadaki sayılı askerî kurtarma platformlarından biri.
600 metreyi aşan derinliklerde dahi denizaltıya dışarıdan hava ulaştırabilecek teknolojiye sahip.
Helikopter platformu var.
Hastanesi var.
Açık denizde kurtarma ve yedekleme yapabiliyor.
Kısacası yarın Girne açıklarında yalnızca iki askeri gemi görmeyeceğiz.
Denizin yüzlerce metre altında çalışmak için kurulmuş iki ayrı kurtarma platformu aynı noktada olacak.
Biri bugün başladı.
Diğeri yarın ona katılacak.
Ve bütün bu teknoloji, birkaç gün önce bizimle aynı gökyüzüne bakan insanlara ulaşabilmek için çalışacak.
Düşünsenize…
Bir gemi denizin dibinde.
Yaklaşık 550 metre aşağıda.
Biz yerini bulabiliyoruz.
Sonarla bakabiliyoruz.
Robot indirebiliyoruz.
Kamera gönderebiliyoruz.
Robotik kollarla müdahale edebiliyoruz.
Gerekirse 600 metre aşağıdaki bir denizaltıya hava dahi ulaştırabilecek teknolojiye sahibiz.
Ama biz, denizin üzerinde giden bir gemiyi gerektiği gibi denetlemeyi başaramadık.
Şimdi 550 metre aşağıya inip cevap arıyoruz.
Oysa asıl soru, daha o gemi limandan çıkmadan sorulsaydı;
Belki bugün denizin dibinde cevap aramıyor olacaktık.!
…
Denizde arama sürerken, gökyüzünde başka bir hesap başladı.
İnsanlar mecburen uçaklara yöneldi.
Bazı biletler 35 bin lirayı geçti.
Belki o bileti alan tatile gelmiyordu.
Belki limanda üç gündür haber bekleyen annesinin yanına koşuyordu.
Belki kayıp kardeşinden bir haber gelir diye geliyordu.
Belki de hayatının en ağır yolculuğunu yapacak;
bir yakınının naaşını almaya gelecekti.
Ama havayolu şirketlerinin sistemi bunları bilmez.
Onun bildiği başka:
Talep arttı.
Fiyatı artır.
Adına da “dinamik fiyatlandırma” deyin.
Ne güzel.
İnsanlar denizde kayıp.
Aileler perişan.
Bir ülke yas tutuyor.
Siz hâlâ koltuğun kaça satılacağını hesaplıyorsunuz.
Bana arz-talep anlatmayın.
Algoritmadan bahsetmeyin.
Bazı günler para kazanılmaz.
Bazı günler insan olunur.
35 bin liralık bilet satabilirsiniz.
Ama o parayı nereye koyacağınızı bilemem.
Çünkü bazı kazançlar kasaya girer.
Vicdana sığmaz.
…
Eylül de birazdan yerini ikinci güne bırakacak.
Facianın üçüncü gecesi de bitmek üzere.
Denizde arama sürüyor.
Aileler hâlâ limanda.
Artık biraz da karaya bakalım.
Cumhurbaşkanı bugün ailelerin öfkelerinde haklı olduğunu, ne söylerlerse söylesinler onları dinlemenin devletin görevi olduğunu söyledi.
Doğru.
Çünkü makam, acılı insanların öfkesinden saklanma yeri değildir.
Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Sayın Erhan Arıklı;
üç gündür sizi ailelerin yanında görmekten çok televizyon ekranlarında görüyoruz.
Canlı yayınlara bağlanmakla bakanlık yapılmıyor.
Belge göstermekle de.
Bazen bakanlık, mikrofonu bırakıp acılı bir annenin gözlerinin içine bakabilmektir.
Belki bağıracak.
Belki hesap soracak.
Belki verecek cevabınız olmayacak.
Yine de orada duracaksınız.
Çünkü o anne evladından gelecek bir haber beklerken, sizin kendinizi anlatmanızın hiçbir kıymeti yok.
Bakanlık iyi günde makam taşımak değildir.
Kötü günde sorumluluk taşımaktır.
Cumhurbaşkanı;
“Bu işin ucu nereye varırsa varsın, her türlü sorumluluğun karşılığı olacak” dedi.
O zaman varsın.
Şirkete varıyorsa şirket hesap versin.
Bakanlığa varıyorsa Bakanlık.
Bakana varıyorsa Bakan.
Bu memlekette her facianın ardından açıklama bulunuyor.
Nedense sorumluluk makam kapısına dayandığında izini kaybettiriyor.
Bu kez kaybolmasın.
Kimse makamını can yeleği yapmasın.
Enkaz aşağıda.
Hesap karada.
İkisini de çıkarın.!
İbrahim ERBEN
01.09.2026
